gelecektekigıdalarımız

Bilim, açlığa meydan vermeyecektir

Archive for Mart 2013

DÜNYADA BAZI “ISLAHÇI HAKLARI” (ROYALİTE) DAVALARI

Posted by Nazimi Acikgoz 25/03/2013

Gelişen teknolojiler güncel hayata, dile, doğal olarak hukuğa da yeni kavramlar kazandıracaktır. İşte önce tohum teknolojisinde ve sonra da tarımsal biyoteknolojide yakalanan2012 BT EKİMLERİ başarılar, hızla artan nufusun beslenebilmesinde anahtar rol oynamıştır. En çarpıcı rakam, 1920’lerde 200 kg/da olan mısır veriminin 2000’lere gelindiğinde 800 kg/da lara ulaşmasıdır. Burada genetik biliminin bitki ıslahçıları tarafından başarı ile kullanımı büyük rol oynamıştır. 1990’larda biyoteknolojinin de devreye girmesi ile daha evvel bitkinin kendi çevresinde bulunmayan genler başka türlerden transfer edilerek (GDO = Genetiği değiştirilmiş organizmalar) hayatımıza girmiştir. 2011 yılında dünya transgenik (GDO’lu) ürün ekim alanı 160 milyon hektara ulaşırken (Grafik1), 37 milyar US$’lık ticari tohum pazarının %36’sı bu katagoriye aittir. Transgenik çeşitlerin hızlı benimlenmesi (Grafik2) ve onbinleri bulan tarımsal biyoteknoloji patentleri ilgi ile izlenmektedir.

Tohumculukda ve tarımsal biyoteknolojide fikri mülkiyet hakları ile ilgili ihlaller, yalnız hukukcuları değil, politika, bürokrasi ve bilim camiasını da ilgilendirmektedir. Aslında fikri mülkiyet hakları (patent, ticari sır, telif hakkı, teknoloji kullanim sözlesmesi, ticari marka vs.),  hemen hemen her sektörde gittikçe önemini artırarak kendisinden bahsettirmektedir. Bu haklardan en fazla öne çıkan “patent”dir. Gerek elektronik teknolojisinde ve gerekse biyoteknolojİde milyarları aşan bedelde patent ihlal davaları medyada yerlerini almaktadırlar[1]. Obje 2016LARDA GDOLARcanlı materyal olduğundan, gerek tohum teknolojisinde ve gerekse biyoteknolojide “patent”, biraz zor kabullenilen, anlaşılma ve özümsenme açısından da oldukça muğlâk bir kavramdır.

TOHUMCULUKTA PATENT

Daha 19. yüz yılda ıslah edilen bitkilerde ıslahçısının bir hakka sahip olması gerektiği fikri öne sürülmeye başlamıştı. Fakat o yıllarda ABD’de, üniversite ve kamu araştırma kuruluşların geliştirdikleri çeşitlerden her hangi bir gelir beklentisi öngörülemezdi. Çünkü bitki ıslahı yapan üniversiteler ve araştırma kuruluşları kamu görevi yapıyorlardı. Ne zamanki özel sektör bitki ıslahına el atıp yeni çeşitler geliştirmeye başladılar, işte o yıllarda (1930) çelikle (tohumla değil!) çoğaltılan krizantem gibi çiçekler için “BİTKİ PATENT YASASI” çıkartılmıştı.  1952’ye gelindiğinde ise tohumlu bitki çeşitler için “BITKİ ÇEŞİTLERİNİ KORUMA YASASI” çıkartılıyordu. Burada olay, geliştirilen yeni bir genotipin ıslahçısı adına tescilidir.  Tescille ilgili bir seri koşul yerine getirilirken, yeni çeşit ıslahçısına bir seri avantaj sağlıyordu. Örneğin o çeşit, bir başkası tarafından tohumluk veya üretim materyali olarak pazarlanamıyacak gibi. Bu haklar “ıslahçı hakkı” (royalite) olarak bilinir. Doğal olarak kötüye kullanım, patent hakkının ihlali gibi durumlar, ulusal yasaların yanında, uluslar arası düzeyde kurulan bir seri örgüt tarafından takip edilmektedir. Söz konusu örgüterin başında şu kuruluşlar öne çıkmaktadır:

UPOV: Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Birliği (International Union for the Protection of New Varieties of Plants); WIPO: Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Organizasyonu (The World Intellectual Property Organization); TRIPS: Ticari Fikri Mülkiyet Hakları örgütü (Trade Related Intellectual Property Right); CPVO: AB Topluluk Bitki Çeşitleri Ofisi (Community Plant Variety Office) ve PVPO: Bitki Çeşitlerini Koruma Ofisi (The plant variety protec­tion Office).

Islahçı hakkı nasıl oluşur: Gerek generatif (tohumla üreyen) ve gerekse vegetatif (yumru, fide, fidan, çelik vs ile üreyen) bitkilerde rutin bitki ıslah yöntemleri ile yeni genotipler geliştirilebilir. Bu genotipler, ilgili yönetmelikler çerçevesinde yapılan işlemler sonucu, uygun performens gösterdikleri ve diğer bazı kriterleri yerine getirdikleri takdirde yasal olarak tescil edilir. Çeşit, bir veya birden fazla genotipin birleşmesinden ortaya çıkan ve özgün, en az bir karakterce diğer bitki grubundan ayrılan, çoğaltımını tekdüze ve durulmuş olarak, değişmeksizin sürdürebilen, taksonomik bir kavramdır.

Tohumluk, bir ticari meta oluşunun yanında, tescilli bir çeşit olması nedeniyle, o çeşidi geliştiren kişi veya kuruluşun, yıllarca verdiği emek, yaptığı masrafın oluşturduğu “fikri mülkiyet hakları” karşılığı olan “ıslahçı hakları (royalite)” bedelini de içinde bulundurur. Çünkü tescil edilen çeşit TEKNOLOJİK  bir bulgudur, eserdir. Türkiye’de yeni bir çeşidin tescil sonrası “koruma altına” alınmasının sağlanması halinde çeşidi ıslah eden, geliştiren, ıslahçı haklarına sahip olabilir (5042 Sayılı “Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun). Söz konusu hakkın kullanımı için oluşturulan “Islahçı Hakkı Tescil Komitesi” kararı çerçevesinde, başvurulan aday çeşide bir isim verilebilmesi için Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Islahçı hakkı tescil bülteninde yayınlanması zorunludur. 31/10/2006 tarih 5553 sayılı yasaya göre ıslahçı hakları ile talepte bulunacak kişi veya kuruluşun tohumculukla ilgili bir alt kuruluş olan Bitki Islahçıları Alt Birliğine (BİSAB)  üye olması gerekir.

Türkiye’de ıslahçı hakları yasasının uygulanışı: 2004 yılında 5042 Sayılı “Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun” ve 17 Mart 2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 5601 sayılı kanunla UPOV sözleşmesi de TBMM tarafından kabul edilmiştir. Böylece yurtdışında geliştirilen bir çeşidin izinsiz olarak ekimi-dikimi engellenebilecek, diğer bir ifade ile ıslahçı hakkı ödemeleri garanti altına alınabilecektir. Böylece yüksek performanslı yabancı bir çeşit Türkiye’de de ekilebilecektir. Diğer taraftan yerli bitki ıslahçıları da geliştirdikleri yeni çeşidin sağladığı artı değerden yurt içinde ve yurtdışında ferdi (resmi araştırma kurumlarında ıslah yapanlar!) ve kurumsal olarak yararlanabilecektir. Bu uygulamalar sayesinde ıslahçılar geliştirdikleri çeşitlerin gelirleri ile yeni çeşitlerin ıslahı için kaynak elde etmekte,  yetiştiriciler ise bu sayede hastalıklara daha dayanıklı, daha kaliteli daha güvenli ve daha verimli yeni aday çeşitlere kavuşabilecektir. Bitki çeşitlerinin korunması sistemiyle, bu özelliklerin geliştirilmesi teşvik edilmekte ve çeşitleri geliştiren ıslahçıların hakları  da bu sistemle korunmaktadır. Aynı zamanda ıslahçı hakkı tahsili, küçük çiftci istisnası, koruma süreleri gibi detaylar bu yasa ve ilgili yönetmeliklerinde yer almaktadırlar. Bugüne kadar 56 bitki türünde, 494 bitki çeşidi için başvuru yapılmış, 242 çeşit koruma altına alınmıştır. Bu başvurulardan 127 tanesi Kamu Kuruluşları tarafından yapılmıştır. En fazla başvurusu yapılan türler buğday (56), pamuk (40), domates (36) ve patatesdir (46).

ISLAHÇI HAKLARINDA İHLALLER

 

Tabidir ki ıslahçı hak ihlalleri, hakların ilk yasalaştığı ABD’de başlamıştır. 1930 yılında yürürlüğe giren BİTKİ PATENT YASASI ağrlıklı olarak vegetatif üreyen krizantem, gerbera, karanfil, gül gibi kesme çiçeklerle ilgili uygulamalara yönelikti. Konunun daha kolay anlaşılması için hemen ülkemizden bir örnekle yola çıkalım: “Islahçı hakları” ile ilgili olarak tüm düzenlemelerin yapılmasını takiben uluslar arası örgütlere de üye olunmuş ve böylece koruma altına alınmış tescilli çeşitlerin royalite sözleşmeleri yapılmadan, üretim ve ticaretinin yapılamayacağı benimsenmişti. Fakat her sektörde görülebilen “yasa ihlallerine”  tarımsal üretim ve ihracatında da rastlanmaktadır. AB’ye ihraç amaçlı kesme karanfil yüklü dört Türk tırına Macaristan gümrüğünde, gerekli lisans ve üretim sözleşmesine ait belgeleri ibraz edemediği için el konuluyor. Çünkü uluslar arası koruma altına alınan, yani tescilli bir çiçek, ülkemizde izinsiz üretilip, ihraç edilmeye çalışılmıştır.

 

Yoder Brothers, Inc.” (Yoder) ile  “California-Florida Plant Corp.” (CFPC) arasında görülen patent ihlal davası[2] antitröst kavramını da içerdiği için oldukça ilginçtir. 1930’larda kurulan Yoder, kasımpatı ıslahında adeta tekel olarak her yeni geliştirdiği çeşit için, CFPC gibi ürettiklerini pazara sunan firmalarla sözleşme imzalamaktadır. 1970’lerde yıllık yarım milyarı bulan üretim ve 100 milyon US$’ı bulan cirosu ile bu kesme çiçek sektörünün lideri durumundaydı. Söz konusu sözleşmelerde, oluşan karın %60’lara varan orandaki royalite Yoder’in kasasına gidiyordu. CFPC ise bu yüksek görülebilecek royaliteden kurtulmak için çelik (fide) alımının yanında, sözleşmeye aykırı olarak, kendisi de çelik üretmeye başlamıştır. Olayın tesbiti üzerine yerel mahkemede açılan davalarda altı çeşitte ihlal olayı doğrulanmıştır. İşte bu aşamada ABD’de uygulanan antitröst yasaları çerçevesinde CFPC Yoder aleyhine dava açar. Bazı hukuk fakültelerinde (University of Oklahoma College of Law) okutulan tarımsal biyoteknoloji derslerinin de konusu olan bu dava, yalnız eğitimde değil, güncel hukukta da bir örnek olmuştur. Üzerine kitap yazılan ender davalardan da biridir.

Monsanto Company – McFarling davası 1998 yılında görülmüştür[3]. Soya üreticisi McFarling, Monsanto firmasından “Roundup Ready®”[4] soya tohumluğunu satın alıyor. Bu aşamasında bir “TEKNOLOJİ TRANSFER ANLAŞMASI” imzalanıyor. Söz konusu sözleşme ile McFarling, tohumun yalnız o yıl için kullanılacağı, yani gelecek yıl için o üründen elde edilen tohumun ne kendisi, ne komşusu ve ne de üçüncü bir şahıs tarafından kullanılmasına izin vermeyeceğini kabul ve taahhüt ediyor. Fakat McFarling bu anlaşmaya rağmen ertesi yıl, söz konusu ürünü tohum olarak kullanıp yeni ürün elde ediyor. Bu yeni ürünün yağ fabrikasından alınan örneklerin genetik analizinde (laboratuar koşullarında parmak izi yöntemiyle yapılan rutin bir uygulama) çeşidin bir önceki yıl Monsanto’dan satın alınan  “Roundup Ready” olduğu anlaşıldığından, yerel mahkemelerde patent ihlal davası açılıyor. Mahkemeyi kaybeden McFarling temyize başvuruyor, fakat sonuç değişmiyor. Üyesi olduğu ASA (Amerika Soya Birliği) gibi sivil toplum örgütlerine başvurusu ise, birliklerin ileri görüşlü danışmanlarının “Monsanto’nun uzun vadede tarımsal araştırmalar için gereksinim duyacağı yatırımlar nedeniyle bu tip firma stratejilerinin ve dolayısıyla bu tip anlaşmaların yasal olduğu” doğrultusundaki görüşleri nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.

Diamond – Chakrabarty  Davası:  1972 yılında mikrobiyolog Chakrabarty, biyoteknolojik yöntemlerle geliştirdiği ve petrol atıklarınından kurtulmayı sağlayacak bir mikroorganizmanın tescili  amacıyla ABD Patent Ofisine başvuruda bulunur. Patent Ofisinin kararı, bu genetiği değiştirilmiş bakteri için olumsuzdur. Gerekçe olarak da,  bakterinin bir canlı olması ve  “canlıların patentlenemeyeceği” felsefesi gösterildi. Yalnız ortadaki canlı ürün, bu zamana kadar doğada mevcut değildi ve biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmişlerdi. Ayrıca olayın ekonomik boyutu çevre ve insanlık açısından çok önemliydi.   Buna rağmen patent ofisi gerekli patenti vermeyince Chakrabarty konuyu Amerikan Yüksek Mahkemesine taşıdı. Mahkeme 1980 yılında, dünya bilim, adalet, tarım ve ekonomisi için çığır kabul edilebilecek bir karar veriyor ve mikroorganizma patentleniyor. (http://supreme.justia.com/cases/federal/ us/447/303/case.html)

 

Monsanto Canada Inc. –  Schmeiser davası[5]: Tarımsal biyoteknoloji konusunda en fazla konuşulan davalardan birisidir. GDO karşıtlarının adeta dilden düşürmediği bu örnek, Kanada’da kolza üretimiyle ilgili. 1997 yılında kolza üreticisi Schmeiser, Monsanto firmasının transgenik çeşidi “Roundup Ready”i eker. Bu çeşit, RAUNDUP ilacına dayanıklı olarak geliştirdiği bir çeşittir. Tüm yabancı otları tek bir ilaçlama ile öldürüldüğünden ilaçlama sayısı bire inmekte ve bu da üretim maliyetini düşürmektedir. Tohum firması ile üretici arasında yapılan sözleşmeye göre, ilk ekimde elde edilen ürünün tekrar tohum olarak kullanılmaması, kullanmak istediğinde bir royalite ödemesi gerekmektedir. Ne varki Schmeiser, her ne kadar tekrar aynı tohumluğu kullanmadığı savında bulunsa da, tarlasında Roundup Readyçeşidi saptanır. Doğal olarak davalı yasa ihlali yapmadığını iddia etse de, yerel mahkeme, ağırlıklı olarak komşu çiftçilerin de şahitliği çerçevesinde, davayı tohumcu firma lehine sonuçlandırır. Gerek temyiz ve gerekse Kanada Yüksek Mahkemesi nezdindeki dava üretici aleyhine verilmiş olsa da, dünyanın diğer köşelerinde açılan royalite ilgili davalarda hep bu Schmeiser savunmalarından yola çıkılmaktadır.

 

 

Çinden bir örnek[6]: 2003 yılında China-Agri. Seed Co., Ltd “RS987” ismi ile bir ekmeklik buğday çeşidi tescil ettirir. 2009 yılında firma çalışanlarından biri, bir kasaba tohumcusundan aldığı tohum faturasında ürün ismi kısmında “RS987 ekmeklik buğday”, üretici firma olarak da  “Shunxin Agricultural Company” ismini saptar. Bunun üzerine çeşit koruma yasalarına göre China-Agri. Seed Co., Ltd olayı korsanlık, yani ıslahçı haklarının ihlali kabul edip mahkemeye başvurur. Talepleri arasında davalının ihlali durdurması, bir lokal gazete kanalı ile özür dilemesi, mahkeme masraflarını üslenmesi ve 499.000 Yuan’lık tazminat vardı. Davalı  Shunxin firması ihlali keseceğini kabul etmekle birlikte, tohumu üretmediği, çiftciden satın aldığı ve zaten bir sezonluk pazarlama yaptığı nedeniyle 4.000 Yuan ödeyebileceğini  ve ayrıca özür olayını da kabul etmeyeceği itirazında bulundu. Mahkeme,  tazminatın 80.000 Yuan olarak belirlenmesine, davacının diğer taleplerinin ise reddine  karar vermiştir.

2012 yılı Haziran ayında sonuçlanan bir Avrupa Adalet Divanı davası[7] ise iki Alman (Josef Geistbeck, Thomas Geistbeck) çiftçi kardeşlerle Saatgut-Treuhandverwaltungs GmbH arasındaki ıslahçı hakları ile ilgili. Islahçı haklarının tahsilinde genelde bitki ıslahçılarının üst örgütü devrede olur. Nitekim Türkiye’de de bu meblağlar, 5553 sayılı yasaya göre tohumculukla ilgili bir alt kuruluş olan “Bitki Islahçıları Alt Birliği”  (BİSAB)  tarafından toplanır. Almanya’da 1950’lerde Bonn ve Giessen bitki ıslahçılarının kurduğu 50 üyeli “Saatgut-Treuhandverwaltungs GmbH” ile çiftci kardeşlerin Almanya dışına taşınan bu ıslahçı hakları davası patates ıslahçısı firmanın dört patates çeşidi ile ilgili. Davalı kardeşler üretim için satın aldıkları tohumların, hasatlarını müteakip, royalite ödeyerek, bir sonraki yılın tohumluğu olarak kullanımları konusunda sözleşme yapmışlardır. Ancak kardeşler, anlaştıkları miktarın dışına taşan bir uygulama ile ıslahçı hakları yasasını ihlal ettikleri savı ile olay mahkemeye taşınmıştır. Karar davacı lehine verilmiştir.   

Islahçı hakları ile ilgili güncel bir diğer örnek Monsanto ile tüm Brezilya çiftcisi arasında hala süren bir dava (Açıkgöz 2012)[8]. Brezilya ilk biyotek ürün tarımına 2003 yılında soya fasulyesi ile başlamıştı. 1996 yılında devreye giren transgenik çeşitlerin ekimi ülkede yasaktı ve çiftçi tohumu Arjantin’den kaçak olarak getirtiyordu. Çünkü transgenik çeşitlerin kullanımı ile yılda iki ürün alma şansı yakalanabildiği gibi ilaç kullanımında tasarruf nedeniyle % 30 civarında maliyet düşüklüğü, yani kar sağlanıyordu. Brezilya, 2011 yılında dünyada ekilen alanların %12’sine karşılık gelen 160 milyon Hektarlık transgenik ekim alanının % 17sine sahip. 18 milyon Hektar soya, 8 milyon Hektar da mısırın yanında bir miktar da biyotek pamuk ekilmektedir. Ülke, kamusal araştırmalar sonucu 2011 yılında ilk GDO baklayı tescil ederek adeta dünyada gelişmiş ülke özel sektörünün hegemonyasında bulunan tarımsal biyoteknoloji tekeline son vermiştir.

Rio Grande do Sul eyaletinde açılan davanın konusu, Monsanto’nun 5 milyon soya çiftçisinden tahsil ettiği 6,2 milyar Euronun iadesine ilişkindir. Davayı üreticiler birliği açıyor, fakat tarım işçileri örgütü de müdahil oluyor. Davada üreticinin tohumu tekrar ekmesi halinde, hatta tohum değişiminde dahi royalite ödeme durumunda kalınmasından yola çıkılarak şirketin yasal olmayan tahsilâtta bulunduğu savına dayanılıyor. Her ne kadar davalı çiftçi örgütü uluslar arası hukuka göre firmanın tohum satışından aldığı royaliteyi kabul ediyorsa da, ürünlerinin satışından royalite taleplerine karşı çıkıyorlar. Dava halen devam ediyor.

Islahçı hakları ile ilgili diğer bazı çarpıcı örnekler:

  • Public Varieties of Mississippi, Inc. – Valley Seed Co davası,
  • Delta & Pine Land Co. – Peoples Gin Co. davası,
  • Asgrow Seed Co. – Winterboer davası,
  • Delta and Pine Land Company – The Sinkers Corporation davası,
  • Funk Bros. Seed Co. – Kalo Inoculant Co. davası,
  • Pan-American Plant Co. –  Matsui davası,
  • Monsanto Company – Geertson Seed Farms davası,
  • Imazio Nursery, Inc. – Dania Greenhouses davası,

Biyoteknoloji ile elde edilen GDO tohumlarda “küçük çiftçi istisnası“ uygulanmadığı için Çin ve Brazilya gibi ülkeler, özellikle fakir-küçük çiftciler için kamusal araştırmalara büyük önem vermişlerdir. Hatta Brazilya geliştirdiği transgenik bakla çeşitleri ile dikkatleri çekmiştir. Yine Çin’de transgenik pamuk ekilişlerinin %80’ninde yerli, kamusal araştırma kuruluşlarının geliştirdiği çeşitlerle yapılmaktadır. Pakistan hükümetinin uluslar arası pazardan bir gen satın alarak, tüm tohumculara ücretsiz dağıtarak ülkede transgenik pamuk tohumuna erişimi kolaylaştırması ve Brezilya’nın özel bir uluslararası tohumculuk firmasına bir soya çeşidi sipariş edip, üreticisini “ıslahçı haklarından” kurtarma girişimi ilginçtir. Bu konularda Türkiye’nin nerelerde olduğunu takip için “http://blog.milliyet.com.tr/gidakrizivebilim linkinden yararlanılabilir!

Prof. Dr. Nazimi Açıkgöz[9]


[4]Bu çeşit, firmanın tarlada çıkan dar veya geniş yapraklı tüm yabancı otları tek bir ilaçlama ile öldüren RAUNDUP ilacına dayanıklı olarak geliştirdiği bir çeşittir. Doğal olarak, tek bir ilaçlama ile sezonun tamamlanması, birçok defa (dar yapraklılar için ayrı, geniş yapraklılar için ayrı) ilaçlamaya göre üretim maliyetini ortalama %30 düşürmektedir. O nedenle ABD’de, Brezilya’da ve Atjantin’de soya ekim alanlarının %90’dan daha fazlası transgenik yani GDO’ludur.

[9] Nazimi.acikgoz@gmail.com

Reklamlar

Posted in Gıda güvencesi, Küresel ısınma, tarımsal biyoteknoloji, Tohumculuk | Etiketler: , , , , , , , , | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: